15/12/2008 · Kategori: Mizah
Gizem dünyasına bakış açınızı birden değiştirip tüylerinizi ürpertmek yerine yerlerinden sökecek gerçek bir hikayedir !
Kalp hastalığınız yok ve heyecana dayanabilecek durumdaysanız...
Lütfen Konsantre olup, devam edin.
Aşağıda anlatacağım esrarengiz olay,
evvel zaman içinde Marmara Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü 1993 yılında bitiren, Dilek isimli bi kızın başından geçmiştir...
Dilek bir gün okuldan çıkmış, durakta minibüs bekliyomuş....
Yalnız korkunç da yağmur yağıyormuş bu arada.
Kızın önüne bir araba yanaşmış. İyi giyimli, temiz yüzlü bir genç,
"Yanlış anlamayın n'olur. Ben de yakın zamana kadar öğrenciydim. Islanmayın, gelin ben sizi uygun bir yere kadar bırakayım" demiş.
Dilek kız, başta biraz tereddüt etmiş ama çocuğun iyi niyetine inanmış ve arabaya binmiş....
Yolda sohbet filan etmişler, hoşlanmışlar birbirlerinden...
Çocuk,
"Lütfen izin verin sizi evinize bırakayım. Bakın yağmur da iyice hızlandı" demiş.
Dilek durumun farkına varıp kabul etmiş tabi....
Yolda sohbet iyice koyulaşmış, kızın evine gelmişler, bu arada telefon değiş tokuşu yapmayı da ihmal etmemişler.
Dilek çok etkilenmiş bu çocuktan.
O hafta her telefon çaldığında yüreği hop etmiş,
"Ay benimki mi arıyo?" diye telefona koşmuş.
Ama arayan bir türlü beklediği "o" olmamış maalesef...
Dilek yüzünü kızartıp çocuğu aramaya karar vermiş,
"Belki numaramı kaybetmiştir, n'olucak ki ben arasam" deyip kandırmış kendini ve aramış !
Telefonu ağlamaklı bir Kadın sesi açmış.
Meğer Kadın, bizim çocuğun annesiymiş ve hıçkıra hıçkıra, oğlunun trafik kazasında öldüğünü söylemiş...
Kadınınanlattıklarından Dilek, çocuğun onu bıraktıktan 5 dakika sonra kaza yapmış olduğunu anlamış.
"Keşke eve bıraktırmasaydım. Benim bunun sorumlusu" diyerek hemen kendini suçlamaya başlamış.
Suçluluk duygusundan kurtulmak için teyzeden evin adresi almış,
"En azından başsağlığına gideyim bari" diye düşünmüş.
Ziyaret ağlamaklı ve de yaslı geçmiş...
Ayrılma vakti geldiğinde iyice havaya giren Dilek,
"Bana oğlunuzdan bi hatıra verir misiniz ?
Onu gerçekten çok sevmiştim" demiş.
Bunun üzerine anne içeriye gitmiş,
döndüğünde elinde çocuğun o lanet olası kaza günü üzerinde olan gömlek varmış.
Üstelik de hala kanlar içindeymiş gömlek.
Dilek çok kötü olmuş,
gömleğin niye saklandığı ve niye ona verildiği anlamsızlığına rağmen yine de kadını kıramayıp almış kanlı gömleği.
Ama eve gelir gelmez ilk işi gömleği yıkayıp, ütülemek olmuş.
Bütün gece gömleğe baka baka, zır zır ağlamış.
Sürekli de, "Onu ben öldürdüm, onu ben öldürdüm" diye tekrar ediyomuş kendi kendine.
Artık ağlamaktan bi'tap düştüğünde gömleği yastığının altına koymuş ve yatmış.
Sabah uyandığında kendini daha iyi hissediyomuş. Ama yastığı kaldırdığında bi de görmüş ki gömlek yine kanlar içinde.
İnanamamış bu duruma.
"Heralde dün o kafayla iyi yıkayamadım" diyerek yeniden yıkamış gömleği.
Ama ertesi sabah da hiç bi değişiklik yokmuş gömlekte, gömlek yine kanlar içinde !
Bunun üzerine Dilek kız girdiği ruhsal çöküntünün de etkisiyle...
bir Hocaya gitmeye karar vermiş.
Çünkü başına gelen olayı mantıksal olarak bir türlü açıklayamıyormuş.
Çevresinden edindiği bilgiyle değerli bir insan olan Rıza hocayı bulup,
olayı başından sonuna anlatmış.
Rıza hoca uzun-uzun dualar okuduktan sonra Dilek e gömleği neyle yıkadığımı sormuş.
Dilek de tam iki kez deterjanla yıkadığını, ilk başta gömleğin temizlendiğini fakat sabah tekrar kanlar içinde olduğunu ağlayarak anlatmış.
Bunu duyan Rıza hoca nın gözleri faltaşı gibi açılmış veee
ellerini Dileğin kafasına dokundurarak aynen şunları söylemiş...
"A benim salak kızım, hiç normal deterjanla kan lekesi çıkar mı ?
Ace kullansana, hem renkli hem de renksiz çamaşırlarında!" 

Kabağında Sahibi Vardır Elbet!
15/12/2008 · Kategori: Dini Bilgiler
Vaktiyle bir derviş, nefisle mücadele makamının sonuna gelir.
Meşrebin usulünce bundan sonra her türlü süsten, gösterişten arınacak,
varlıktan vazgeçecektir.
Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir. Her türlü görünür
süslerden arınması gereklidir.. .
Saç, sakal, bıyık, kas, ne varsa hepsinden. Derviş, usule uygun hareket
eder, soluğu berberde alır.
- Vur usturayı berber efendi, der.
Berber dervişin saçlarını kazımaya baslar. Derviş aynada kendini takip
etmektedir. Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır.
Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri.
Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak:
- Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye kükrer.
Dervişlik bu... Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek. Kaideyi bozmaz derviş.
Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden. Berber mahcup, fakat korkmuştur.
Ses çıkaramaz.
Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa baslar.
Fakat küstah kabadayı tıraş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay eder:
'Kabak aşağı, kabak yukarı.'
Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkândan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki,
gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir.
Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına
denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına dalıverir.
Kabadayı oracığa yığılır, kalır.Ölmüştür. Görenler çığlığı basar.
Berber ise şaşkın, bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyarî sorar:
- Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?
Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:
- Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki kabağında bir
sahibi vardı elbet !. O gücenmiş olmalı!
Hikâye böyle...
Ama hayat da böyle...
Ensemize, kafamıza vurup vurup dalga geçen sahte kabadayıların, kabağın da
bir sahibi olduğunu, bu sahibin de en affetmeyeceği şeyin kibir ve kul hakkı
yemek olduğunu unutmaya başlayanlar bir gün anlayacaklardır ...
'ALLAH' kelimesinin gücü
30/11/2008 · Kategori: Dini Bilgiler
Hollandalı bilim adamı ve psikolog Vander Hoven ALLAH kelimesini oluşturan harflerin sırrını bulduğunu açıkladı. Prof. Hoven'in hastalar üzerindeki araştırmasının sonucu ise şöyle..
Hollandalı bir psikolog olan Vander Hoven Kur’an okumanın ve ALLAH kelimesini tekrar etmenin hastalar ve sağlıklı insanlar üzerindeki etkilerini bulduğunu açıkladı.
Hollandalı profesör üç yıldan beri bir çok hasta üzerinde araştırma ve çalışmasını yaparak yeni buluşuna ulaştığını söyledi.
Hastalarından bazılarının Müslüman olmadığını, bazılarının da Arapça bilmediğini belirten Hoven hastalarına ALLAH kelimesini öğrettiğini söyledi.
Alınan sonucun çok mükemmel olduğunu, özellikle depresyon ve tansiyon hastalarında çok daha iyi sonuçlar verdiğini belirtti.
Profesör Haven ALLAH kelimesini oluşturan harflerin psikolojik hastaların üzerindeki etkilerini açıkladı.
-ALLAH kelimesinin ilk harfi olan –A- harfi solunum sisteminden direk çıkıyor ve nefes almayı düzenliyor.
- Damaktan söylenen –L- harfi ise, (Arapçada çıkarıldığı şekilde) dil hafifçe damağın üst kısmına dokunuyor ve çene kısa bir duraklamayla birlikte aynı işlem tekrarlanıyor.(İki –L- harfi olduğu için) Bu işlem nefes alıp vermeyi rahatlatıyor
- Son harf olan –H- harfi çıkartılırken akciğer ve kalp arasında bir ilişki oluşuyor ve işlem sonucunda kalp atışları düzeliyor.
Bu araştırmayı yapan Hollandalı profesör Müslüman değil, fakat İslam ilimlerine ilgi duyan ve Kur’an-ı Kerim’in sırlarını araştıran bir psikolog.
(haber7.com-30.06.07)
Çiçeksiz AŞK
13/10/2008 · Kategori: Genel
Hastaneye yattığım ilk günden beri karşı yataktaki karı kocanın tartışması bitmek bilmiyordu.
Kadın, taburcu olmak istiyordu ama kocası bunu istemiyordu, hemşirelerin kendi aralarında konuşurken kadının aslında çok kötü durumda olduğunu ve vücudundaki tümörün her an onu öldürebileceğini duydum.
Çiftin konuşmalarından az çok durumlarını anladım. Kırsal bir köyde yaşayan iki çocuklu oldukça temiz ve sade bir aileydiler, üniversiteye yeni giren bir kızları ve lisede okuyan bir oğullar vardı. Tüm varlıkları ise köydeki küçük bir tarla, bir inek ve altı koyundu.
Adam, her akşam hastane koridorundaki telefonla köydeki evlerini arıyordu, hep yüksek sesle konuşurdu, odanın kapısı kapalı olmasına rağmen açık açık sesini duyabiliyordum, hep aynı şeyleri söylüyordu: “hayvanları otlattın mı? Derslerine baktın mı? Akşam kapıyı kapatmayı unutmayın, bizi merak etmeyin, annenin durumu gittikçe iyileşiyor, yakında eve döneceğiz …” gibi sözler.
Birkaç gün sonra kadını ameliyata aldılar. Hiç unutmuyorum, ameliyat odasına girmeden önce kocasının elini tuttuğunu, gözyaşlarını silerken “geri dönmezsem çocuklarıma iyi bak” dediğini, adamın titrek bir sesle “neler saçmalıyorsun” dediğini.
Kadın ameliyat odasındayken adamın oturduğunu hiç görmedim, hastane koridorunda bir o tarafa bir bu tarafa gitti geldi. Tam tamına on saat sonra hemşireler kadının hareketsiz bedenini odaya getirdiler, başarılı bir operasyon geçirmişti, adam, sevinçten ne yapacağını bilmiyordu, o gece sabaha kadar eşinin yanında oturdu ve sadece onun yüzüne baktı, o gece evlerini bile aramadı.
Kadın, sabah erken uyandı ama konuşamıyordu, birkaç gün böyle geçti, birkaç gün sonra hemşireler, oksijen maskesini kaldırır kaldırmaz yine aynı tartışmalar başladı, kadın taburcu olmak istiyordu ama erkek bunu istemiyordu.
Günler aynı şekilde geçiyordu, her akşam adam köydeki evlerini arıyordu, aynı yükse sesle aynı sözleri tekrarlıyordu.
Bir akşam adam telefonla konuşurken ben de koridorda yürüyordum, yine aynı şeyleri söylüyordu “hayvanların durumu nasıl? Yakında eve döneceğiz” filan, ama adamın yanından geçerken bir de ne görsem, telefonda kart yoktu, Adam kendi kendine konuşuyordu.
Şaşkın şaşkın birazda sinirli, adama bakınca, adam bir şey söylememem için eliyle beni uyardı, telefonla konuşuyor gibi yapmaya devam etti, konuşması bitince beni koridorun sonuna götürdü ve yavaşça neden böyle yaptığını bana anlattı.
“Lütfen eşime bir şey söylemeyin, eşimin ameliyat masrafını karşılamak için hayvanları sattım ama o bilmesin diye, işte her akşam böyle telefonla konuşuyor gibi yapıyorum.”
İşte o zaman, yüksek sesli telefon konuşmaların sebebini anladım, daha doğrusu bu çiftin birbirine olan sevgisini anladım, romantik oyunlardan uzak, yeminlere gerek duymayan çiçeksiz temiz bir aşk, iki kalbin gerçek bağlılığı işte budur dedim.
« Önceki |
